önemli kişilerin hayatı

 

Aristoteles

  Hayatı
  M.Ö.384 de Stageira da Nikomachos un oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Makedonya Krallarından Amyntas II nin hekimiydi. M.Ö.367 de 17 yaşında Eflatun un Atina daki akademisine girdi. Burada hocası Eflatun un ölümüne kadar 20 yıl eğitim aldı.



  Bilimsel Eserleri
  •Ruh üzerine (De Anima)
  •Hayvanların tarihi (Historia Animalium)
  •Evrim Skalası,Evrim Basamakları,Doğa Cetveli (Scala Naturae)
  •Hayvanların Kısımları (De Partibus Animalium)
  •Hayvanların Gelişimi (De Incessu Animalium)
  •Küçük Doğal Şeyler (Parva Naturalia)
  •Hayvanların Hareketi (De Motu Animalium)
  •Hayvanların Oluşumu

İbn-i Sina

  Hayatı
  Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.



  Bilimsel Eserleri
  •el-Kanun fi't-Tıb, (ö.s), 1593, ("Hekimlik Yasası")
  •Kitabü'l-Necat, (ö.s), 1593, ("Kurtuluş Kitabı")
  •İşarat ve'l-Tembihat, (ö.s), 1892, ("Belirtiler ve Uyarılar")
  •Kitabü'ş-Şifa, (ö.s), 1927, ("Sağlık Kitabı")

İbn-i Rüşd

  Hayatı
  İbn Rüşt, Maliki mezhebinden fakihler yetiştirmiş bir aileden gelir; dedesi Ebu El-Velid Muhammed (ö. 1126) Murabıtlar hanedanının Kurtuba'daki en yüksek dereceli hakimiydi. Babası Ebu El-Kasım Ahmed, aynı makamı Muvahhidler'in 1146'daki hakimiyetine kadar işgal etti. Yusuf el-Mansur'un veziri İbn Tufeyl (Batı'da bilinen adıyla Abubacer) tarafından sarayla ve büyük İslam hekimlerinden, sonradan arkadaşı olacak İbn Zuhr (Avenzoar) ile tanıştırıldı. 1160'ta Sevilla kadısı oldu ve hizmeti boyunca Sevilla, Kurtuba ve Fas'ta bir çok davaya baktı. Aristo'nun eserlerine şerhler ve bir tıp ansiklopedisi yazdı . Eserlerini 1200lerde, Yakob Anatoli Arapça'dan İbranice'ye tercüme etti. Endülüs'ü 12. yüzyılın sonralarında yayilan fanatiklik dalgasıyla, sahip olduğu bağlantılar kendisini siyasî problemlerden uzak tutamamış ve Kurtuba yakınlarında bir yerde tecrit edilmiş ve ölümünden kısa süre önce Fas'a gidinceye dek gözetim altında tutulmuştur. Mantık ve Metafizik alanında verdiği eserlerin çoğu müteakip sansür döneminde kaybolmuştur.
Ayrıca Büyük ve Küçük Dolaşımı'nı keşfeden ilk bilim adamıdır.



  Bilimsel Eserleri
  •Tehâfüt-ül Tehâfüt (Çelişkilerin Çelişkileri / İnsicamsızlığın İnsicamsızlığı)
  •Tıp Ansiklopedisi

Carl Linnaeus

  Hayatı
  Carl Linnaeus (sonra Carl von Linné, Latince yazılı kitaplarda Carolus Linnaeus) 23 Mayıs 1707 Råshult'da doğdu (Stenbrohult, Güney İsveç), 10 Ocak 1778 Uppsala'da öldü; İsveçli biyolog, hekim ve fizikçi.
  Linnaeus, biyoloji ve botanikte sınıflandırma esasını getirmiş, bütün canlıları bir cetvelde göstermiştir. Onun bu metodu, bugün de kullanılmaktadır.
  Linnaeus, bitki ve hayvanlarda ikili isimlendirmeyi başlatmıştır. Bu sistemde Latince veya Yunanca bir isimden sonra özel bir ikinci isim gelmektedir. Bitkiler için yaptığı sınıflandırma ile, o güne kadar tarif edilemeyen bazı bitkiler, kolaylıkla tarif edilebildi. Bitki ve hayvanları, iç bünyelerinin benzerliğine göre cins cins gruplandırdı. Botanik ve zoolojide bugün de kısmen kullanılan terminolojiyi (isimlendirmeyi) başlattı.



  Bilimsel Eserleri
  •Species Plantarum (Bitki Türleri)

Louis Pasteur

  Hayatı
  Louis Pasteur, 1822 yılında Fransa'nın Dura bölgesindeki Dole kasabasında dünyaya geldi. Pasteur kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak yaşadığı çağda, tıbbın ilerlemesine çok büyük katkılarda bulundu. Fakat o tıp doktoru olmadığı için, 1800'lü yılların doktorları onun teorilerine burun kıvırıyorlardı. Pasteur buna hiç aldırmadan çalışmalarını sürdürdü, çünkü Pasteur'ün bakterilerin ya da mikropların gerçekten var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceğine olan inancı tamdı. O kendi bildiği yöntemle yaptığı işe ve kendine inancını sürdürerek araştırmalarına devam etti. Bundan sonra ise ipekböceği hastalığına ve kuduza çare buldu. Pasteur ayrıca içtiğimiz sütün bozulmasını önlemenin yöntemini de keşfetti. Burada sütü 140 (fahrenheit) derecede otuz dakika süreyle ısıtmak ve sonra hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra sütü kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koymak gerekiyordu. Bu yöntem sütü mikroplardan arındırmak için günümüzde de kullanılmaktadır. Bu yönteme, Louis Pasteur'ün adıyla 'Pastörize' etmek denilmektedir. Pasteur, Strasberg'li Marie Laurent ile evlendi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Marie eşini, araştırmalarını her şeyin üstünde tutması için özendiriyordu. Bu yüzden Pasteur, laboratuar çalışmaları üzerinde yoğunlaşabiliyor ve işine gereken zamanı ve önemi verebiliyordu.

 

 

Charles Darwin

  Hayatı
  Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882) İngiliz doğabilimci.
Geliştirdiği doğal seçilim yoluyla evrim kuramı (teorisi) ile canlıların ve türlerin doğal seçilim ile ortak bir kökenden evrimleşerek ortaya çıktığını ortaya koymuş, bu görüş daha sonra büyük tartışmalara yol açmakla beraber, bilim dünyasında genel bir kabul görmüştür. Darwin doğa tarihine tıp ve teoloji eğitimi görürken ilgi duymaya başlamış, gençliğinde Beagle gemisiyle yaptığı beş yıl süren yolculuk sırasında yaptığı biyolojik gözlemler, onun türlerin değişebilmesi konusunda düşünmesini sağlamış ve 1838 yılında, türlerin kökenini en doyurucu şekilde açıklayan doğal seçilim kuramını geliştirmiştir. Görüşlerinin tepki toplayacağı endişesi ile çalışmalarını yalnızca yakın çevresiyle paylaşmış ve uzun süre yayınlamamıştır. Bu sırada, araştırmalarını da sürdürmüştür.



  Bilimsel Eserleri
  •Türlerin Kökeni
  •İnsanın Türeyişi

 

Wilhelm Conrad Röntgen

  Hayatı
  Prusya'nın Lennep şehrinde (bugün Remscheid, Almanya) doğdu. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda'da ve İsviçre'de geçti. 1865 yılında girdiği Zürih Politeknik'te üniversite eğitimi gördü ve 1868 yılında makine mühendisi olarak mezun oldu. 1869 yılında Zürich Üniversitesi'nden doktorasını aldı. Mezuniyetinin ardından 1876'da Strassburg'da, 1879'da Giessen ve 1888'de Würzburg Üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900'de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi.
Öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırmalar da yapmaktaydı. 1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. 1890'lı yılların ortalarında çoğu araştırmacı gibi o da katot ışın tüplerinde oluşan lüminesans olayını incelemekteydi. Crookes tüpü adı verilen içi boş bir cam tüpün içine yerleştirilen iki elekroddan (anot ve katot) oluşan bir deney düzeneği ile çalışıyordu. Katottan kopan elektronlar anoda ulaşamadan cama çarparak, floresan adı verilen ışık parlamaları meydana getirmekteydi. 8 Kasım 1895 günü deneyi biraz değiştirip tüpü siyah bir karton ile kapladı ve ışık geçirgenliğini anlayabilmek için odayı karartıp deneyi tekrarladı. Deney tüpünden 2 metre uzaklıkta baryum platinocyanite sarılı olan kağıtta bir parlama farketti. Deneyi tekrarladı ve her defasında aynı olayı gözlemledi. Bunu mat yüzeyden geçebilen yeni bir ışın olarak tanımladı ve cebirde bilinmeyeni simgeleyen x harfini kullanarak x ışını ismini verdi. Bu buluşundan sonra Röntgen farklı kalınlıktaki malzemelerin ışını farklı şiddette geçirdiğini gözlemledi. Bunu anlamak için fotoğrafsal bir malzeme kullanmaktaydı. Tarihteki ilk tıbbi x ışını radyografisi de (Röntgen filmi) yine bu deneyleri sırasında gerçekleştirdi. Ve 28 Aralık 1895 tılında bu önemli keşfini resmi olarak duyurdu.
Olayın fiziksel açıklaması 1912 yılına kadar net olarak açıklanamasa da, buluş fizik ve tıp alanında büyük bir heyecan ile karşılandı. Çoğu bilim adamı bu buluşu modern fiziğin başlangıcı saydı. Amerikalı mucit Thomas Edison 1896 yılında tıpta fizik tedavide kullanılmak üzere x ışınları üreten bir aygıt geliştirdi. Ama çok miktarda X ışınlarına maruz kalındığında meydana gelebilecek sağlık sorunlarını kimse farketmedi.

 

Gregor Mendel

  Hayatı
  Johann Gregor Mendel 22 Temmuz 1822 Heinzendorf'da doğdu (bugünkü Hynčice, Vražné, Çek Cumhuriyeti), 6 Ocak 1884 Brünn'de öldü (bugünkü Brno, Çek Cumhuriyeti); genetik biliminin kurucusu, Avusturyalı botanik bilgini ve rahiptir. Küçük yaşlarda bahçe işleriyle uğraşmaya başlayan Mendel, üniversite öğreniminden sonra bir din adamı olarak Moravya'da yaşamını sürdürdü. Bu arada bitkiler üzerinde pek başarıya ulaşamayan bazı incelemelerde bulundu. 1854'te Brünn'e dönerek bir teknik lisede öğretmenlik yapmaya başladı. Daha öncede öğretmenlik sınavlarına girmiş ancak başarılı olamamıştı. 19. yy. ortalarında Darwin'in doğal ayıklanma kuramının yayıldığı sıralarda canlı bir türün özelliklerinin kendisini izleyen döllere nasıl aktarabildiği sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıkmıştı. Biyoloji bilginleri özellikle bitkibilimciler harcadıkları çabalara karşın bu sorunu aydınlatamıyorlardı. Daha sonraları genetiğin babası olarak kabul edilecek Mendel, aynı sorunla ilgili deneylere 1858’de başladı ve araştırmalarının ancak 8 yıl sonra sonuca ulaştırabildi. Başarısı, incelediği konuya elverişli olan yönteminden kaynaklandı. Mendel bir yandan farkların az ve son derece belirgin olduğu bitki çeşitlerini (dev yada cüce, düz yada kırışık bezelyeler) ayırmayı öte yandan aktarılan özelliklere göre sayısal ilişkileri araştırmada istatistiğin henüz yerleşmiş bir bilim dalı olmadığı bir dönemde istatistik yöntemini benimsemeyi bildi. Bezelyelerle yaptığı deneylerde bitkinin uzun boylu yada cüce, çiçeklerin ve yaprak koltuklarının renkli yada renksiz, tohumlarının sarı yada yeşil, düzgün yada buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Ardından bunları kendi aralarında çaprazladı. Sonuçta gözle görülür ölçüde belirgin olan bu iki seçenekli özelliklerin saf soylar ile melez döllerde temel kalıtım birimleri aracılığıyla ortaya çıktığını ve her özellik için bir çift genin bulunduğunu öne sürdü. Mendel tüm bunları basit istatistiklerle değerlendirdi. Bu Mendel yasaların temel ilkesi melez döllerin üreme hücrelerinde yarısı anadan yarısı babadan alınmış kalıtım birimlerinin bulunmasıdır.

Robert Hooke

  Hayatı
  Hücreyi ilk keşfeden kişinin, genellikle, bir İngiliz mikroskopçusu olan Robert Hooke olduğu kabul ediliyor. Bu çalışmasıyla Hooke, daha 27 yaşındayken İngiltere’nin en başta gelen bilim akademisi olan Kraliyet Akademisine girdi. Hooke’un cevaplamaya çalıştığı soruların arasında ağaç kabuğundan yapılan şişe mantarının nasıl olup da şişenin içindeki havayı o kadar iyi tuttuğuydu. Bir şişe mantarından incecik bir parça kesip onu mikroskop altında incelediğinde, bu kesitin gözenekli bir yapıda olduğunu gördü. Manastırlarda rahiplerin kaldığı hücrelere benzedikleri için, bu gözeneklere “hücre” adını verdi. Aslında Hooke, bir zamanlar canlı hücreleri çevrelemekte olan fakat şimdi ölmüş bitki dokusundan geriye kalan hücre duvarlarını görmüştü.

 




ALBERT EINSTEIN

Dr. H.E. Fosdick ülkenin önde gelen bilim adamlarına mektuplar yazarak, bilim tarihinin en büyük ondört ismini bildirmelerini istedi. Gelen listeler değişikti. Çoğunda; Arşimed, Öklit, Galileo ve Nevvton vardı. Fakat her listede Albert Einstein'in ismi mutlaka vardı.
1879 yılında Almanya'nın Ulm Kentinde doğdu. Harika bir çocuk değildi, tam tersine üç yaşında konuşmaya başladı. Dokuz yaşında bile daha tam istediği her şeyi söyleyemiyordu. Anne ve babası onun normal olmadığından korkuyorlardı, ilkokul yıllarında o kadar ağırdı ki, kendisinin geri zekâlı olabileceğini düşünenler bile olmuştu. Hatta öğretmenlerinden biri anne babasına; "Oğlunuz ileride ne olursa olsun, hiçbir zaman başarılı bir insan olamayacak" demişti.
1890-1894 yılları arasında Münih'teki lisede okudu. Lisede de durgunluğu ve çekingenliği devam ediyordu. Bir hocası açıkça, "öteki öğrencilere kötü örnek oluyorsun" diyerek okuldan ayrılmasını istedi.
Babasının işleri kötüye gidince her şeye sıfırdan başlamak üzere ailece kuzey İtalya'ya göç ettiler. Einstein burada hem okulu bıraktı, hem de Alman vatandaşlığından çıktı. Bir yıl boyunca müzeleri gezerek sağda solda dolaştı. Bern'deki İsviçre Federal Politeknik Enstitüsüne girmeye karar verdi. Botanik, Zooloji ve Yabancı dil derslerinin zayıf olması nedeniyle giriş sınavında başarılı olamadı. O bir fizikçi olmak istiyordu. Zürihteki Politeknik okulunun fizik profesörü Jean Parnet ona, "Neden Fizik gibi güç bir şey seçiyorsunuz? Tıp, Hukuk, Filoloji'ye heves etseniz daha iyi olmaz mı?" demişti. 17 yaşında o zamana kadar pek ilgi duymadığı Matematik konularına eğildi.
1896-1901 yılları arasında Zürih Politeknik okulunda yüksek öğrenim gördü. Einstein burada da tipik isyankâr halini sürdürdü. Derslere girmiyor, canı ne isterse onu okuyor, labarotuvarda onu bunu kurcalıyor ve tabi bunun doğal sonucu olarak hocaların öfkesini üzerine çekiyordu. O, okulun derslerinin zihnini tıkadığını anlamıştı. Ayrıntılarda boğulmak istemiyordu. Yeni fiziğin temellerini atan Maxwell Kirchoff, Boltzman ve Hertz'in eserlerini okuyordu. Sonradan Einstein'in yeni fiziği üzerinde çok değerli çalışmalar yapacak olan Matematik hocası Prof. Hermann Minkovvsky, ona "Tembel Köpek" adını takmıştı. Sınıf arkadaşlarından Marcel Grossman'ın tutmuş olduğu temiz notlar sayesinde iki önemli sınavını güç bela vererek, Matematik öğretmenliği diploması ile okulunu bitirmişti. Ne var ki Profesörlerinin düşmanlığını kazanmış olduğundan onu üniversitenin öğretim kadrosuna almadılar.
Babasının iş takibi sonucunda Bern'deki Patent bürosunda ölçme ve deney elemanı olarak üçüncü dereceden bir memur statüsünde işe girdi. Burada düşünmeye ayırabileceği bol vakti oluyordu. 1903 yılında Sırbistanlı Nileva Mariç adındaki bir fizik öğrencisiyle evlendi. Fakat bu evlilikten umduğunu bulamadı. Bir dostu bir gün onu ziyarete gitmişti. Durumu şöyle anlatır: "Evin kapısı açık durumda. Çünkü biraz önce silinmiş olan koridorla, koridora asılmış, yıkanmış çamaşırlar kurumak zorundaydılar. Bir eliyle çocuk arabasını sallıyordu. Ağzında çok kötü bir puro vardı. Öteki elinde de açık bir kitap tutuyordu. Soba da feci surette tütüyordu. Einstein buna nasıl tahammül edebiliyordu?
Buna rağmen belki de Einstein'i hiçbir üniversite profesörünün asistan olarak yanına almaması bir şanstı. Zira o zaman O başkalarının düşünceleriyle ilgilenmek zorunda kalacak ve bütün zamanını kendine hoş gelen düşüncelere ay ıra maya çaktı. O ancak yalnız bırakıldığı zaman büyük şeyler yapabilirdi. Bu yüzden çalıştığı patent dairesi tam ona göre bir yer olmalıydı. İki arkadaşı ile sık sık bir araya gelip her konuda tartıştıkları bir okul kurmuşlardı. Okulun adı "Olimpia Akademisi"ydi. Manch, Poincare gibi bilim filozoflarını, Mili, Hume, ibn-i Rüşd ve Cervantes'i okuyorlardı.
Einstein öğretim hayatında ne kadar güç ve yavaş ilerlemişse sonraları, bilimde her biri büyük bir devrim olan düşünceler de aklına o kadar çabuk gelmeye başlamıştı. "Beynim benim labaratuvarımdır" derdi. Gerçekten de ta işin başından beri o hiç deney yapmadı. Sadece başka araştırmacılara ne gibi deneylerle kendi teorilerini teste tabi tutubaliecekleri-ni gösterdi.
1905 yılında Zürih Üniversitesinde Fizik doktorasına başladı. Aynı yıl yirmialtı yaşında olan Einstein her biri ayrı bir doktora tezi olabilecek üç teoriyi "Annalen der Physik-Fizik Dergisi"nin 17. cildinde "Hareket Eden Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine" başlığı altında ortaya atıvermişti. Bunlar; Fotoelektrik Etki, Brovvn Hareket Teorisi ve Özel Relativite Teorisi'dir. Brown Hareketini açıklayan teorisiyle atomların var olduğunu, hatta atom ve moleküllerin büyüklüğünü hesap etmeye yarayan formülleri buldu. Bugün her öğrencinin bildiği bu gerçekten, o zaman dünyanın en büyük bilginleri bile şüpheleniyordu. Böylece atomun varlığından şüphlenen en inatçı kimseleri bile ikna edebildi.
Fotoejektriksel etkinin açıklamasında, ışığın niteliğini ele aldı. Bütün fizikçiler ışığın dalgalar halinde yayıldığına inandıkları bir sırada, ışığın maddeyi etkilediğini gösteren bulgular ortaya çıkınca ışığın dalgasal hareketinden şüphe etmeye başladılar. O özetle, ışığın Quant veya Foton denen çok küçük parçacıklar-paketçikler halinde yayıldığını gösterdi.Einstein'in tipik özelliği, yasak olan şeyleri düşünmekten cekinmemesiydi. Işık ışınlarının dalga mı, parçacık mı olduğu uzun bir zamandır fizikçileri uğraştırmış hatta tartışmalara yol açmıştı. Tam dalga teorisini savunanlar davayı kazanmışlardı ki, birden bire Einstein diye birisi ortaya çıkıyor "Işığın hem dalga hem parçacık" olduğunu söylüyordu. On yıl kadar kimse böyle yeni bir teoriden bahsetmek bile istemedi. Fakat Einstein sonunda haklı çıktı ve bu çalışması için 1921 Nobel Fizik Ödülü verildi.
Onun hayatını yazan W. Clark'ın dediği gibi, O genel rölativite teorisini geliştirmemiş olsaydı bile yine de yüzyılımızın en büyük fizikçisi unvanını alacaktı. Gerekten, fizik dergisinde "Hareket eden cisimlerin elektrodinamiği üzerine" gibi sade bir başlıkla yazdığı bu üç yazı bilim dünyasında bir bomba etkisi yaptı. Öyle ki bütün fizikçilerin eski düşüncelerini kökten sarstı. Klasik fiziğin zaman, uzay, madde, enerji gibi temel kavramları birden bire altüst oldu. Fakat 1921 yılında aldığı Nobel Fizik Ödülü rölativite teorisi için değil, Fotoelektrik olayına getirdiği açıklamadan dolayı kendisine verilmiştir.
1907 yılında ünlü formülünü geliştirdi. E=m.c2. Fizikten fazla anlamayan biri bile bu formülden, küçük bir kütlenin çok büyük olan ışık hızıyla çarpıldığı takdirde muazzam bir enerjiye dönüşeceğini anlar.
Diğer Fizikçilerin çoğu gibi O da bu formülün atom bombasını gerçekleştirebileceğine aklı kesmemişti. 1921 yılında genç bir adam onun yanına gelip de atom bombası yapmak istediğini söylediği zaman, "sizin çalışmalarınızı inceden inceye gözden geçirmediğim için bana kırılmayınız, zira bunun imkansız olduğu daha ilk bakışta anlaşılıyor." demişti. Fakat 1939'da ise büsbütün farklı düşünüyordu. Çok geçmeden bir uçağın taşıyabileceği büyüklükte, onbinlerce klasik silahın gücüne eşdeğer bir atom bombasının yapılabileceği" korkusu birçok fizikçiyi sardı. İşte o zaman bu konuları çok iyi bilen dört uzmanın önerisi üzerine 2 Ağustos 1939'da Einstein'in ABD Başkanı Roosevelt'e o ünlü mektubunu yazdı.
1909'da Zürih Ün'de Yardımcı Profesör olarak ilk akademik hayata
adım attı. Üniversiteden kendisine profesörlük önerisini atdujmı çalıştığı
bürodaki şefine söylediğinde, şefinin cevabı şuydu: "Benimle"alay mı edi
yorsun Einstein? Seni kim profesör yapar?"
1913'te Prusya Krallık Bilim Akademisine üye seçildi ve. Berlin'e yerleşti. Ünlü Kaiser Wilhelm Enstitüsü Müdürlüğüne getirildi. 20 yıl Berlin'de kaldı.
1916 yılında Genel Rölativite Teorisi üzerindeki çalışmalarını tamamlayarak "Annalen Der Physik" adlı Alman bilim dergisinin 49. cildinde yayınladı ve ikinci defa evlendi.
1919-1932 yılları arasında ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Japonya,Filistin, ispanya gibi ülkeleri ziyaret etti.
Birinci Dünya Savaşı onu çok derinden etkiledi ve dış dünya ile ve de toplumsal adaletsizliklerle ilgilenmeye şevketti. 1922'de Milletler Cemiyeti'nin "Ortak Düşünsel Çalışmalar Bölümü"ne seçilmiştir.
1932-1933 kışında California Teknoloji Enstitsü'nü ziyaret etmek için ABD'nde bulunduğu sırada Hitler'in Avrupa'da güçlenmesi üzerine orada kalmaya karar verdi. Prusya Bilim Akademisinden istifa ederek Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde profesör olarak görev aldı. 1945 yılında emekliye ayrıldı. 1949 yılında "Birleşik Alan Teorisi"ni yayınladı. 1952'de İsrail Başbakanı, İsrail Cumhurbaşkanlığı görevini teklif etmişse de, Einstein bu teklifi geri çevirmiştir.
Einstein bütün keşiflerini 40 yaşına kadar gerçekleştirmiştir. Yaşamının geri kalan bütün kısmını genel çekim ve elektromağnetizma'yı sentez eden büyük birleşik alan teorisini bulma çalışmalarına ayırmıştı. Maalesef çok çırpınmasına rağmen bu amacına ulaşamamıştır (ve halen de hiçbir bilim adamı ulaşmış değildir). Hatta son sözleri dahi kimsece bilinmemektedir. Zira kendisine bakan hemşire Almanca bilmiyordu.
18 Nisan 1955 yılında Princeton-New Jersey de öldü.
Einstein, kendisinin de gelişmesinde çok önemli katkısının bulunmasına rağmen bir türlü Kuantum fiziğine inanamadı. Atom yapısının incelenmesi için ortaya atılan her kavrama karşıydı. O bir türlü atomun ihtimaller, istatistiki sayılarla ifade edilmesini kabullenemiyordu. Ona göre evrenin işleyişinde şans, ihtimal, istatik gibi belirsizliklere yer verilemezdi. O atomun çekirdek etrafındaki yörüngesinin tam olarak bilinebileceğine inanıyor, "Tanrı evrenle kumar oynamaz" diyordu. Sonunda sabrı tükenen Niels Bohr "Tanrı ne yapması gerektiğini bilir" demekten kendini alamadı. Einstein kendisi hakkında arkadaşlarının Princeton'da şöyle düşündüklerini nakletmektedir: "Bilimsel konularda inatçı bir kişiliğe sahip olduğumdan dolayı arkadaşlarımın gözünde inatçı ve dik kafalı biri olarak tanındığımdan, bana yaşlı kaçık demeye bile başlamışlardı."
Şu kadarı var ki, ömrünün son otuz yılında bir mecnun gibi aradığı, bulmağa çalıştığı "Birleşik Büyük Alan Teorisi" gerçeğinin altında onun kainatta çok büyük bir nizamın olduğuna kesinkes inanması yatıyordu.
Einstein'in hayatı kendisinin de itiraf ettiği gibi politika ve denklemler arasında geçmişti. İlk politik eylemleri Birinci Dünya Savaşı yıllarında Berlin'de Profesör iken başlar. Savaş aleyhtarı gösterilere katıldı. Halkı konulan yasaklara uymamaya çağırdı. Zorunlu askere yazılmaya karşı halkı cesaretlendirmesi, meslektaşları tarafından hoş karşılanmadı. Savaştan sonra Uluslararası barış çabalarının geliştirilmesi için uğraş verdi. Bu da onu arkadaşları arasında sevimsiz yapıyordu. ABD'ne ders vermek için gitmesi bile politik tavrı yüzünden gittikçe güçleşiyordu.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde, sonrasında artan antisemitizm (Yahudi aleyhtarlığı), onyedi yaşında Yahudi toplumundan ayrılan Einstein'a yahudiliğini hatırlattı. Tevrattaki tanrı düşüncesini bile reddeden Einstein'i Mitler, Siyonizm ülküsüne hizmet etmeye yöneltti. Bütün gücüyle o zamanki Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak için uğraşan İsrail'i destekliyordu. Düşmanları haklı olarak daha da çoğaldı. Teorileri saldırıya uğradı. Kişiliğine karşı bir örgüt bile kuruldu. Adamın biri başkalarını Einstein'i öldürmeye kışkırtmaktan hüküm bile giydi. Sadece 6 dolar para cezası verildi. "Einstein'a Karşı 100 Yazar" adlı kitap yayınlandığında görüşü sorulan Einstein, Haksız olsaydım yahnızca bir tanesi yeterdi" dedi.
1933 yılında Hitler iktidara geldi. Einstein o esnada Amerika'daydı. Almanya'ya dönmeyeceğini ilan etti. Bunun üzerine Nazi milisleri evini basıp banka hesabına el koyarken, bir Berlin gazetesi de, "Einstein'dan iyi haber, Geri gelmiyor" şeklinde başlık attı.
1939 yılında Atom bombasının yapılması için en büyük adımı atmaktan çekinmedi. Roosevelt'e yazdığı o meşhur mektubunda Amerikalıların Almanlardan önce Atom silahını geliştirmelerini teklif etti. O zamanlarda O'nun biricik hedefi Almanya'ydı. Almanlara karşı olan kini biyoğraf Roland W. Clark'ın tespitine göre delice bir hal arzediyordu.
Bundan sonraki yıllarında nükleer savaşın tehlikelerine karşı kamuoyunu uyarırken ve nükleer silahların uluslararası denetim altına alınmasını tavsiye ederken görülmekdedir. Hayatı boyunca barışa yönelik çabalan bir sonuç getirmedi ve arkadaş da kazandırmadı. Ama siyonizme verdiği açık destek 1952 yılında kendisine israil Cumhurbaşkanlığının teklif edilmesine neden oldu. Politika için toy olduğunu söyleyerek bunu reddetti. "Denklemler benim için çok daha önemlidir, çünkü politika bugün içindir. Oysa ki bir denklem sonsuzluk içindir" demekteydi.
Uzun süre birlikte çalıştığı Leopold infeld'e sık sık "bir fizikçiden çok bir filozofum ben" derdi. Einstein'in filozof olduğunu söylemek yetmez, iki tür felsefe vardır. 19. yüzyıla kadar hakim olan Kant, Hegel ve Bergson gibilerinin temsil ettiği spekülatif düşünce akla gelir. Dış dünyanın varlığı ve keyfiyeti bilgimizin kaynağı ve mahiyeti gibi meseleler bunların tartışma konularıdır. İkinci tür felsefe ise mantıksal empirizm diye bilinen, "Felsefenin amacı bize bilgi sağlamak değil, bilimlerin sağladığı bilgi ve kavramları açıklamaktır" diyen filozofların felsefesidir. Einstein işte bu tür bir filozoftur ve de büyüklerindendir. Filozofların uzun süre spekülasyomlarına konu oluşturan uzay-zaman ve geometriye ilişkin problemler Einstein ile birlikte fiziğe mal olmuş ve ilmi birer nitelik kazanmışlardır. Gerçi bugün fizik ve felsefeyi birbirinden ayırmanın neredeyse imkansız olduğunu da burada belirtmeliyiz. Filozofların ciltler dolusu tartıştıkları evrenin başlangıcı, sonu, maddenin ezeli ve ebedi olup olmadıkları gibi meselelere, bugün fizikçiler de el atmış durumdadırlar.
Einstein'in çıkış noktası, evrende muazzam bir düzenin olduğuna olan kuvvetli inancıydı. Bazı bilim adamları matematiksel hiyeroglifler kullanan yalnız bir adamın, evreni yeniden tanımlamasına inanmayı kabul edemediler. Fakat, zaman Einstein'i haklı çıkardı. Evrenin kökenini, tarihini ve biçimini araştıran bugünkü modern kozmolojinin temellerini attı. İspanya'da yetişmiş Yahudi filozofu Spinoza'dan etkilenmiştir.
1929'da yayınlanan "Dünya'yı Nasıl Görüyorum" adlı eserinde: "Yaşantımıza giren en güzel şey gizemlidir. Bu tüm gerçek sanat ve bilimin kaynağıdır. Böyle bir duyguya yabancı kalan, bir an bile durup hayret edemeyen, ya da evrenin karşısında saygı duruşuna geçemeyen bir kimse gözleri kapanmış ölüden farksızdır. Hayatın sırrını sezinleme, korku ile karışmış da olsa, dini duygunun da kaynağıdır.
Erişemeyeceğimiz bir şeyin gerçekten var olabileceğini bilmek, öyle bir şey ki, sönük melekelerimizin ancak en ilkel biçimlerinde kavrayabileceği ama gerçekte en yüce bilgelik ve en ışıklı güzellik olarak kendini açığa vuran Bu Varlık'ın bilgisi ve O'nun verdiği bu duygu gerçek dindarlığın özünü oluşturur. İşte bu anlamda, yalnızca bu anlamda dine vermiş kişilerin safında görüyorum kendimi." Yine O "Kainat'ın Yaratıcısına olan inanç ilmi araştırmanın en kuvvetli, en asil itici gücüdür."
Einstein kendini şöyle tanıtıyor: "Ben tek koşulmak için yaratılmış bir atım. İşbirliğine ve ekip çalışmasına giremem. Hiçbir ülkeye, devlete, kişiye, arkadaş çevresine hatta kendi aileme tam bağlanamadım. Bu ilişkilerde daima bir mesafe kalmıştır. Kendime dönme, içime kapanma eğilimi giderek güçlendi. Bu tür bir soyutlama kişiye acı çektirir. Ama, başkalarının anlayış ve sempatisinden uzak kaldığıma pişman değilim. Kuşkusuz bunda kaybım olmuştur. Ama buna karşılık başkalarının ön yargılarından ve değerlendirmelerinden bağımsız kalabilme gibi bir kazancım var."
Kimsenin aklına gelmeyen soruları düşünmekten olsa gerek, kendine ve kıyafetine pek dikkat etmezdi. Sık sık hastalanır, bazı günler ayakkabılarını çorapsız giyer ve okula da öyle giderdi. İlerleyen yıllarda da bu hırpaniliği devam edecektir. Karmakarışık beyaz saçları, dudaklarını örten pos bıyıkları ve hırpani giyimiyle çok tipik bir profesördü.
Einstein'in utangaç ve içine kapalı bir çocukluğu vardır. Hiçbir zaman başarılı bir öğrenci olamadı. Einstein'in özelliği çok şey bilme değil,
üşünme ve anlama farkıdır. Onun gözünde ideal yaşam dışardan en az (Karışılan yaşamdır. Otuz yaşına gelinceye kadar gerçek bir fizikçiyle de karşılaşmamıştır. Bu onun açısından büyük bir talihtir. Böylece çevresinde onun atılımını köstekleyen kimse olmamıştır. Milyonları etkileyen bu bilim adamı bir bakıma kimsenin etkileyemediği bir adamdır. Çalışma arkadaşı L. infeld'i dinleyelim: "1921'de Berlin'e öğrenim için gittiğimde henüz Hitler'in iktidara gelmesine on iki yıl vardı. Basın ona yükleniyordu. 'Teorisine güveniyorsa sorularımızı cevaplasın' diye başlık atıyorlardı. Rölativite Teorisine karşı düzenlenen konferansın ilanları her yerde görülebiliyordu. Merakımı yenemedim. Bir bilet alarak Solup bitenleri görmek için gittim. İki profesör hınca hınç dolu salonda ;atıp tutuyorlardı. Rölativite teorisinin, 'Germen Ruhu'na aykırı olduğunu vs. belirtiyorlardı. Bir de baktım Einstein'da dinleyici localarında oturuyor, selam verenlere el sallıyor, arasıra kahkaha atmadan da duramıyordu. Çeşitli gruplar işi ticarete dökmüş, rölativite teorisini üçbin kelimede .En iyi anlatana bin dolar vermeyi vadediyorlardı. İşte Einstein'in bu kadar popüler olmasının iki nedeni buydu; birincisi ona yüklenen profesörlerin çokluğu, ikincisi de onun renkli kişiliğiydi. Boston Kardinali O'Connel, Rölativite teorisini dine karşı bir saldırı(!) olarak niteliyordu. Kilise New-ton'un mekanik evren modelini kilisenin resmi görüşü olarak kabullendiğinden olsa gerek, Newton'un fiziğini darmaduman eden rölativite teorisini dine bir saldırı olarak gören bu papaz: "İzafiyet teorisinin, tanrısızlığın korkunç bir hayaletine benzetmekteydi" Ama Kardinal hazretleri maalesef tanrısızlık inancının, Newton'un mekanik dünya görüşünden kaynaklandığını, Rölativite Teorisinin ise yaradılan, genişleyen, kendi üzerine çöken bir evren modeline yol açtığını bilememişti.

 Ali Kuşcu ( ? - 1474)
Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri'nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. "Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır." Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu'yu "On Beşinci Yüzyıl Batlamyos'u" olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey'in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet'tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir. Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul'da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çelebi'nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu'ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır.
Uluğ Bey'in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant'ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş ilgi duymuştur. Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu'in al-Din el-Kaşi'den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid'in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi'nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu'yu görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc'inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi'nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han'a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu'nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur.
Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu'yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.

ESERLERİ:
Ali Kuşcu'nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;
Risale-i fi'l Hey'e (Astronomi Risalesi)
Risale-i fi'l Fehiye (Fetih Risalesi)
Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
Tecrid'ül Kelam (Sözün Tecridi)
Risale-i Adudiye
Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)
Vaaz
İstiarad

 

Barrow (1630 - 1677)


İsaac Barrow, 1630 yılında İngiltere'de Londra'da doğdu. 1664 yılında Cambridge Üniversitesinde matematik profesörü oldu. Aynı zamanda Newton onun öğrencisiydi. 1669 yılında kürsüsünü öğrencisi Newton'a bıraktı. Kendisi de saray papazı oldu. Dürbünlerde görüntünün meydana gelişi kuramsal problemini çözdü. Barrow, diferansiyel hesabın geometriye uygulanmasını hazırlayanlardan biridir. "Optik ve Geometri" adlı kitabı 1674 yılında yayınlandı. 1675 yılında, "Archimedes'in Eserleri" adlı kitabı çıktı. Bu kitabında, Euclides, Apollonius ve Archimedes'in eserlerini inceledi. 1617 yılında öldü.

 


BLAISE PASCAL, 1623-1662


Biz gerçekleri sadece sebeplerle değil, kalple de buluruz.
Bir Fransız matematikçi ,fizikçi ve aynı zamanda teolojist olan Blaise Pascal, Etienne Pascal'in üçüncü çocuğu ve tek oğluydu.Daha üç yaşındayken annesinin ölümü üzerine yetim kalır.1632 yılında babası dört çocuğuyla beraber Clermont’u terkederek Paris’e yerleşir.
Babası antiortodox olduğu için O’nu kendisi yetiştirmeye karar verir. Kendisi de zamanının iyi matematikçilerinden olan Etienne Pascal, oğlunun 15 yaşından önce matematik calışmaması gerektiğine karar vererek evini matematik dokümanlarından arındırır.Fakat bu küçük Pascal’in sadece matematik merakını ateşler,12 yaşında kendisi geometri çalışmaya başlar. O zamanlarda üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olduğunu bulur , bunun üzerine babasi teslim-i silah eder ve ona incelemesi için Euclid’in teoremlerini içeren dökümanları verir. Yani matematikle ilgisi çocukluk döneminde matematik eğitimi almadan başlar, sonraları babasıyla beraber "Academie Parsienne" deki derslere katılmaya başlar, 16 yaşına geldiğinde burada aktif olarak rol alir, ve profesör Girard Desargues in bir numaralı yardımcısı ve oğrencisi olur. Bu esnada özellikle konikler üzerinde çalışarak konu hakkında kitapçık yayınlar. 1639 yılında da "Pascal'ın Esrarengiz Altıgeni" yle geometriye katkıda bulunur.
Aynı yıl babasının bir vergi toplama memuru olarak tayini çıkması üzerine Paris'i terkederek Rouen şehrine yerleşirler. Burada babasına yardımcı olmak amacıyla ilk rakamsal hesap makinasını yapar, bunu gerçekleştirmek için üç yıl çalışır, 1642-1645.
1646-1648 yıllarında atmosfer basıncı üzerinde değişik deneyler yapar, ve şu sonuca varır: atmosfer basıncı yükseklikle doğru orantılı olarak düşer ve atmosferin üzerinde bir boşluk vardır.
1653 ten itibaren matematik ve fizik üzerinde çalışarak “sıvıların kararsızlıgı” üzerine bir kitapçık yazar, bu kitapçıkta Pascal'ın basınç kanunu açıklanır.
Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur.
Pascal'ın felsefeyle ilgili en meşhur kitabı "Pensées" ("Düşünceler"), din, hayat ,bilim uzerine, O'nun daha çok dinsel yönünü ve Allah inancını ortaya kor, bunu da şöyle diyerek gösterir;"If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing. "(Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbirşey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Bu kitabı yaşadığı devirde yayınlanmasına izin verilmese de ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanmıştır.
Pascal 39 yaşında 1662 yılında kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumar.
Pascal'dan İnciler.
Sebeplerin varacağı son nokta, onun ötesinde çok şey vardır.
İnsanoğlunun mahiyeti arzu ve isteklerle doludur, o bütün bunları tatmin edebilecek olana müştaktır.
Yarış at için neyse, yalanlamak ,inanmak ve şüphe etmek insan için odur.

Cahit Arf (1910 - 1997)


Cahit Arf 1910 yılında Selanik'te doğan değerli bir Türk matematikçisidir. 1932 yılında Ecole Normale Superieure'de yüksek öğrenimini tamamladı. Türkiye'ye dönünce Galatasaray Lisesi'nde matematik öğretmenliği yaptı. 1938 yılında Göttingen Üniversitesi'nde doktorasını yaptı. Doktorasını tamamladıktan sonra yurda döndü. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünde doçent adayı olarak çalıştı ve bu bölümde uzun yıllar matematik dersleri verdi. Bu üniversitede doçent olduktan sonra da aynı görevini sürdürdü. 1943 yılında profesör ve 1955 yılında da ordinaryüs profesör oldu. Almanya'da Mainz Akademisi'ne muhabir üye olarak seçildi. 1962 yılında emekli oldu. Bundan bir yıl sonra Robert kolejinde öğretmenlik yaptı. 1964 ile 1966 yılları arasında, Princeton'da, "Institute for Advanced Study" de matematik araştırmaları yaptı. 1966 ile 1967 yılları arasında Kaliforniya Üniversitesi'nde ve Berkeley'de misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 1964, yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Bilim Kolu Başkanlığına seçildi. 1967 yılında ülkeye döndü ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik bölümünde görev aldı. Burada matematik dersleri verdi ve birçok araştırıcı yetiştirdi. Üniversitedeki görevinden yaş sınırı nedeniyle ayrıldı. Cebir ve sayılar kuramı ile esneklik alanlarında oldukça başarılı çalışmaları olan Cahit Arf'ın, yirmiden fazla yayını vardır. 1948 yılında bir de İnönü ödülü almıştır. Cebir üzerine kitap yazmıştır. Bu değerli matematikçimiz 26 Aralık 1997 yılında İstanbul'da aramızdan ayrılmıştır.

D'Alembert (1717 - 1783)

Jean Le Rond d'Alembert adı, Notre Dame de Paris yöresinde küçük bir kilisenin adı olan Saint-Jean-Le Rond'tan gelmektedir. Chevalier Destouches'in gayri meşru oğlu olan d'Alembert, annesi tarafından gizlice Saint-Jean-Le Rond kilisesinin basamaklarına bırakılmıştı.
Çocuğu sabahın erken saatlerinde kilisenin basamakları üstünde mışıl mışıl uyurken, kiliseye gelen papaz buldu. Hava oldukça da karanlıktı. Sabahın soğuğu iliklerine kadar işlemişti. Kilise avlusunun kapısını açtı ve yavaş adımlarla merdivenlere doğru yaklaştı. Basamakların üzerinde karanlık bir şey gördü. Köpek veya yabani bir hayvan olabileceğini düşündü ve biraz da korktu. Biraz daha yaklaşınca karartının hareket etmediğini ve hayvan olmadığını anladı. Kafasından bazı düşünceler bir film şeridi gibi süratli bir biçimde geçti. Acaba bu ne olabilirdi? Merdivenlere doğru tırmandı ve karartıyı artık iyice seçebiliyordu. Örtünün bir ucunu kaldırdı. Bir de ne görsün, minicik bir yavrucak annesinin sütünü yeni emmiş gibi mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünün açılmasıyla sabahın soğuğu ciğerlerine kadar girdi. Arka arkaya bu temiz havayı burnundan çekti ve bol bol oksijeni teneffüs etti. Soğuk onu biraz rahatsız etti. Hava da iyice aydınlanmıştı. Çocuğun yüzü iyice fark edilebiliyordu. Yavaşça kucağına aldı ve merdivenlerin basamaklarını dikkatlice çıktı. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı ve bir eliyle de bebeği uyandırmamak için tüm gayretlerini harcadı. Kendi odasına girdi. çocuğu masanın üzerine yatırdı. Kilisenin içi de soğuktu. Sobayı yaktı ve odayı ısıttı. Bu tatlı ve güzel bebek uyandığında saat 10'u geçiyordu.
Belediye ilgilileri, çocuğu fakir bir camcının karısına verdiler. Bu hayırsever, fakir fakat sevgisi ve şefkati zengin olan kadın da bu küçücük ve kimsesiz yavruya kendi çocuğu gibi baktı ve büyük bir dikkatle onu büyüttü. Daha sonra annesinin ve babasının kim olduğu anlaşıldıysa da bu iyilik sever kadından çocuğu ne almaya ne de istemeye gelen oldu. Yalnız, Chevalier, o zamanın kanunlarına göre gayri meşru oğlunun eğitim ve öğretim parasını ödemeye mecbur edildi. Kilise de peşini bırakmıyordu. Bu olayı ve bu aileyi d'Alembert büyüyünceye kadar öğrenemedi. Kendi annesi ve babasından daha ileri sevgi ve şefkatle büyütüldü. Oldukça da sıhhatli ve gürbüzdü.
D'Alembert'teki matematik dehası uyanmaya başlayınca, oğlunun oturduğu yeri ve evi bilen öz annesi onu memnuniyetle yanına alacağını ve bakacağını bildirdi. Küçük ve akıllı d'Alembert, "Sen benim üvey annemsin. Camcının karısı benim asıl annemdir" diyerek onun bu önerisini geri çeviriyordu. Onu dünyaya getiren öz annesi ve babası gibi, o da onları unuttu. Bir daha da adlarını andığı görülmedi. Onun annesi ve babası, o fakir camcı ve onun karısıydı.
D'Alembert ünlü olduğu zaman bu ailesini unutmadı. Kendisine bakan, onların sevgileriyle büyüyen camcının ailesini kendi ailesi olarak kabul ettiğinden, fakir olan bu ailenin rahatlık içinde yaşamalarını sağladı. Bu aile yine kendi küçücük evlerinde kalmayı uygun buldular. D'Alembert'te manevi anne ve babası olan camcı ailesini öz annesi ve öz babası ilan etti. Yaşam süreci boyunca da onlarla övündü ve onlara baktı.
D'Alembert artık bir saray matematikçisi ve ünlü biriydi. Gece ve gündüzlerin uzaması veya kısalması probleminin çözümünü tam olarak d'Alembert verdi. En önemli eseri, parçalı diferansiyel denklemler üzerinedir. Özellikle, titreşen tellere ait buluşu çok önemlidir. Serilerin yakınsaklığına ait d'Alembert ölçütü onundur. Kendi adıyla anılan çok sayıda teoremleri vardır.
D'Alembert, genç dostu Lagrange'ı güç ve önemli problemleri çözmeye yöneltiyor, olanaklar ölçüsünde ona bir ağabey gibi davranıyordu. Beraber bir arada olduklarında sözlerle ve ayrı olduklarında da mektuplarla, mide rahatsızlıkları olan Lagrange'a önerilerde bulunuyordu. Mekanikte çok önemli buluşları olan Fransız matematikçisi d'Alembert'in, dalga denklemi ve bu problemin kendi adıyla bilinen çözümü ünlüdür.
D'Alembert'i yaşatan en önemli buluşlarından biri de biraz önce adını andığımız d'Alembert ya da genel matematikte adı çok geçen bölüm ölçütüdür. Sonsuz terimli serilerin yakınsaklığı, yakınsaklık bölgesini ve yakınsaklık yarıçapını bulmak için bundan daha kullanışlı bir formül bulunamamıştır. Yine bu ölçütle, serilerin analitik bölgelerini kolayca bulabiliriz. D'alembert, genel matematiğin kurucularından biri olarak bilinir ve biri olarak kabul edilir.

El Biruni (973 - 1048)


Orta Asya'lı büyük bilgin El Biruni, 4 Eylül 973 yılında Harezm'in başkenti Kath yakınlarında doğdu. İlk öğrenimini Yunan'lı bir bilginden aldı. Tanınmış ve seçkin bir aileden gelen Harezm'li matematikçi ve gökbilimci birisi tarafından evlat edinen El Biruni, ilk çalışmalarını bu alimin yanında yaptı. İlk eseri, Asar-ül-Bakiye' dir.
El Biruni, o zamanın bilginleriyle Buhara'da tanışmış, evrenin yapısı, serbest düşme ve diğer fizik yasalarını ve bölünmez parçacıklar üzerinde mektupla yaptığı bazı tartışmalar vardır. 1010 yılında El-Memun Akademisi'ne kabul edildi. Gazneli Mahmut Harezm'i işgal edince, El Biruni ile birlikte binlerce kişiyi tutsak aldı. Bunu izleyen on yıl içinde astronomi ve matematik çalışmalarının doruğuna erişti. Bu tutsaklığı sırasında, anayurtlarından sürülmüş ve tutsak olan Hint'li bilginlerle tanıştı. Birçok dilde ilmi çeviriler yaptı.
Astronomi üzerine yaptığı en önemli çalışmayı Gazneli Mahmut'un oğlu Mesut'a sundu. Sultan Mesut kendisine bir fil yükü gümüşü hediye edince, "Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır" diyerek bu hediyeyi geri çevirdi.
Eserlerinin sayısı yüz elliden fazladır. Yetmiş tane astronomi ve yirmi tane de matematik kitabı vardır. Tıp, biyoloji, bitkiler, madenler, hayvanlar ve yararlı otlar üzerinde bir dizin oluşturmuştur. 1048 yılında 75 yaşındayken ölmüştür.
Mektuplarından, Aristoteles'i bildiği anlaşılır. İbni Sina gibi önemli bilginlerle beraber çalışmıştır. Hindistan'a birçok kez gitti. Bu nedenle Hindistan'ı konu alan bir kitap yazdı. Onun bu kitabı birkaç dile çevrildi. Gerçek bir bilim anlayışına sahipti. Irk kavramına önem vermezdi. Başka bir halkın ileri kültüründen derin bir saygıyla söz ederdi. Bir tane de romanı vardır. Elimizdeki eserlerinin sayısı yirmi üç kadardır.

Galileo Galilei (1564-1642)


"Kainat dediğimiz kitap ,yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe anlaşılamaz.O, matematik dilinde yazılmış;harfleri üçgen, daire ve diğer geometrik şekillerdir.Bu dil ve harfler olmaksızın kitabın bir tek sözcüğünü anlamaya olanak yoktur.”
Babası profesyönel bir müzisyen olan Galileo Italya’nın eğik kulesi ile ünlü Pisa kentinde dünyaya geldi.Rönesansın son döneminde yaşayan galileo Descartes,Kepler,Shakespeare ve Francis Bacon gibi ünlülerle çağdaştı.Ilme katkısı ise matematik, fizik ve astronomi alanlarında olmuştur.Aynı zamanda sanata karşı da bir yatkınlığı vardı;ut ve org çalmanın yanında güzel resim tablolarıyla dikkati çekiyordu.
Galileo öğrenimine bir manastırda başladı. Daha küçük yaşta iken kendine çeşitli oyuncaklar yaparak üstün yeteneklerini göstermiştir.O dönemde Pisa kenti iyi bir öğrenim merkeziydi.Bu durum onun yeteneklerinin gelişmesinde etkin rol oynamıştır.Babasının da yönlendirmesiyle öğrenimine tıp fakültesine başlar.Fakat hekimlikten daha çok ilgisini fizik, matematik çekmektedir.Bu arada dinlediği bir konferans üzerine geometriye büyük bir ilgi duymaya başlar ve önce kapı aralıklarından izlediği matematik derslerinin daha sonra ateşli takipçisi olur.Ne var ki ailesinin geçim sıkıntısı yüzünden üniversiteden ayrılmak zorunda kalır, özel derslerle geçimini sağlamaya çalışır.Çok geçmeden bazı buluşları sayesinde adını ilim meclislerinde duyurur ,bunun üzerine ayrıldığı Üniversite kendisini matematik okutmanı olarak çağırır.
Pisa üniversitesinden korkusuzca ifade ettiği düşünceleri dolayısıyla ayrılmak zorunda kalır ve 1592 yılında Padua üniversitesinde matematik pröfesörü olarak göreve başlar.Burada Euclid geometrisi ve astronomi derslerine girer.
Galileo’nun bilime başlıca katkıları şöyle özetlenebilir;
Fizikte devinime ilişkin;Daha önce devinim içinde olan bir nesnenin kendi haline bırakıldığında duracağı sanılıyordu.Galileo ise bu sanıya ters düşen bir düşünce ortaya koydu;devinen bir nesne dış etkenlerden serbest kaldığında devinimini tek düze bir hızla sürdürür.Nesnelerin deviniminde dış güçlerin etkisinin hızda değil ivmede kendini gösterdiğini ifade eder.Bu olay Galileo’ya serbest düşmeye ilişkin deneylerini açıklama olanağı sağlar;O zamana kadar bilinen, cisimlerin yere düşme hızlarının ağırlıklarıyla orantılı olduğuydu.Yani aynı yükseklikten yere bırakılan 2kg. ve 1kg. ağırlığındaki iki cisimden birincisi yere ikincisinin yarısı kadar zaman diliminde ulaşmasıydı.Galileo yere düşen cisimlerin düşme hızlarının ağırlıklarıyla ilşkisi olmadığını ifade etmiştir.
Fizik ilmine bir başka katkısı ise mermilerin parabolik hareket ettiğidir.
Galileo'nun astronomi bilimine de sayısız katkıları olmuştur.Ilk astronomik teleskop Galileo tarafından Venedik'te yapılmıştır(1609).(Ilk teleskobu 1600'lerde Lippershey adlı Hollandalı optisyen yaptı.)Sonuç olarak teleskobu gökyüzünü incelemek için kullanan ilk bilim adamıdır. Galileo teleskobuyla gökyüzünü inceleyerek o güne kadar bilinmeyen bazı yıldızları keşfetti.Venüs'ün evrelerini ve Güneş lekelerini ilk gözleyen kişidir.Galileo'nun en büyük başarısı kuşkusuz Jüpiter'in dört uydusunu tespit etmesidir.Bir diğeri de, Ay’ının hep sanıldığı gibi pürüzsüz bir nesne değil , engebeli , dünyaya benzer bir nesne oluşuydu.
Galileo yaptığı araştırmalar sonucunda Kopernik'in ve dostu Kepler'in Dünya'nın evrenin merkezi olmadığı, Dünya'nın kendisinin ve Güneş'in etrafında döndüğü görüşünü destekledi. Fakat Galileo Kepler ve Kopernik'in teorilerini destekleyerek engizisyonun tepkisini çekti.1616 da Engizisyon önüne çağrılan Galileo istenildiği üzere Kopernik sisteminin ne sözlü ne de yazılı olarak savunmayacağını ifade ederek bağışlanmasını diler ve aldığı talimet üzere köşesine çekilerek suskunluk içersine girer.Bu arada “Dünyanın iki büyük sistemi üzerine Diyalog” adlı kitabının yazar.Kitapta bir yandan güneş merkezli sistemin doğruluğu birtakım ince tartışmalarla kanıtlanırken diğer taraftan da resmi görüşle sinsice alay edilir .Kitap beklenenden fazla ilgi görmüştür.Bu ilgi üzerine Engizisyon Galileo’yu tekrar çağırır tekrar tövbe ettirtir.
1637'de kör olunca teleskoptan uzaklaşmak zorunda kalır.Son nefesine kadar bilimsel çalışmalarına devam eder.Galileo bilime yaptığı katkıların yanında koyu taassuba ve cehalete karşı açtığı savaşla da ölümsüzleşmiştir.Kilise işlediği ayıbın ezikliğinden bugün bile tam kurtulmuş değildir.
Otuz yıl once Bruno’yu yakarak cezalandıran Engizisyon Glileo’ya daha ılıman bir ceza verir ve ev hapsine mahkum eder.Yaşlı bilgin hayatının son döneminde iyice çökmüş bir vaziyette Floransa’da hayata veda eder

Gauss (1777 - 1855)


Alman astronomu, matematikçisi ve fizikçisidir. Daha çocukluğunda, erken gelişmiş zekası, matematiğe karşı zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün ilgisini çekti. Dük, okul masraflarını üzerine alarak O' nu Göttingen Üniversitesine gönderdi. Henüz 16 yaşındayken Herschel'in 1781 de keşfettiği Uranüs gezegeninin yörünge elemanlarını hesaplayarak, Yer'in bir noktasından yapılan ölçülerle, bu gezegenin yörünge elemanlarını bulmaya yarayan v

Yorum Yaz